Ayşe Ayaşlı, şiirle kurduğu derin bağı, ilhamını besleyen kaynakları ve yazmayı neden vazgeçilmez, hayati bir ihtiyaç olarak gördüğünü bu özel röportajda içtenlikle anlatıyor.

İlkokul dördüncü sınıftan itibaren ortaokul ve lise öğrenimimi Özel Eyüboğlu Koleji’nde tamamladım. 2005 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Eski Çağ Dilleri ve Kültürleri Bölümü, Latin Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı’ndan mezun oldum.
Şairlik benim için resmî anlamda, 2025 yılının son ayında yayınevinize gönderdiğim projenin onaylanmasıyla birlikte başladı. Kendini yazıyla daha rahat ve iyi ifade eden biri olarak, edebî yazın çocukluğumdan bugüne ruhumda derin izler bırakmaya devam ediyor.
Bu yolculuk, özellikle ortaokul yıllarımda devam ettiğim İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası Çocuk Korosu’na gelen eserler ve sözlerine duyduğum hayranlıkla başladı. İDSO’da görev yapan besteci ve piyanist Aydın Karlıbel’in çocuk korosu için bestelediği “Kaplan” adlı eser beni çok etkilemişti.
Bu bestenin sözlerinin, William Blake’in “The Tiger” adlı şiirinin Sayın Karlıbel tarafından Türkçeleştirilmiş ve bestelenmiş bir hâli olduğunu öğrendiğimde hem çok duygulandım hem de şiire daha bilinçli bir gözle bakmaya başladım. Bu farkındalığa ulaşmamda ve o dönem yeni yeni filizlenen İngiliz şiiri merakımın beslenmesinde en büyük şansım, İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu olan sevgili, merhum annemin şahsi kütüphanesi oldu.
İlham kaynaklarım tabiat, müzik, sesler, insan ve insana dair olan her şeydir. Kısaca, ruhumuzda bir şekilde kıvılcım çakan her duygu benim için bir ilham kaynağı olabilir.
Yazma eylemine hiçbir zaman meslek gözüyle bakabileceğimi sanmıyorum. Okuma yazmaya ilkokuldan önce başlamış olmam, yazmanın benim için mecburi ve hatta hayati bir ihtiyaç olduğunu düşündürüyor.
Hatta yazmayı, beş duyuya ek bir duyu gibi bile görebilirim; çünkü zihnimin çalışma biçimi, ne yazık ki ve iyi ki, çok yönlü. Bu nedenle yazmak benim için hem bir refleks hem de vazgeçilmez bir ihtiyaç.
Şiir kitabımın baskın bir konusu yok. Ancak okunduktan sonra süzgeçte kalanlarda; kimi zaman kendi yaşanmışlıklarımın, kimi zamansa gözlemlerimden yola çıkarak öyküleştirdiğim olayların zihnimde ve ruhumda bıraktığı izler yer alıyor.
Şiirlerimi, bende bıraktığı izlerin ötesinde, okuyucunun zihninde ona özgü etkiler bırakması niyetiyle yazıyorum. Bunu yaparken belirli bir yaş grubu ya da profil tasarlamıyorum. Yine de 15 yaş ve üzerindeki okuyucuların şiirlerimden daha fazla keyif alacağını düşünüyorum.
Evet, var. İngilizce şiirler de yazıyorum. Bir sonraki projemde bu şiirleri hem özgün İngilizce hâlleriyle hem de naçizane Türkçeleştirilmiş versiyonlarıyla okuyucuyla buluşturmayı planlıyorum.
Okuyucunun kitabımdan, kendi içinde ne tınlıyorsa onu alması benim için büyük bir mutluluk olur. Bu; nefret, ilham, öfke, rahatlama, kapsanma ya da tetiklenme gibi her türlü duygu olabilir.
Zaman zaman kısa öykü denemeleri yazıyorum. Ancak iyi bir polisiye yazarı olmayı çok isterdim. Etkileyici bir kurgu, şiirsel ama yalın bir dil ve okura gerginlik hissini hakkıyla geçirebilen bir anlatım yakalamak çok güzel olurdu.
Mustafa Babayiğit, Gözlerim Isıtır Ellerini kitabının hikâyesini, şiire geç başlayan yolculuğunu ve yazmayı neden bir ihtiyaç olarak gördüğünü bu özel röportajda anlatıyor.
Gülnur Karahan, Senden Bana Kalan kitabının doğuş hikâyesini, yazmayı neden bir ihtiyaç olarak gördüğünü ve insanın iç dünyasına dokunan duyguları bu özel röportajda anlatıyor.
Genç şair Ali Çağlar Özgün, Şafağın Şiiri kitabının ortaya çıkış sürecini, ilham kaynaklarını ve şiire bakışını bu özel röportajda anlatıyor.
Metin Şahin, şiirle başlayan iç yolculuğunu, ilham kaynaklarını ve yazmayı neden bir ihtiyaç olarak gördüğünü bu samimi röportajda anlatıyor.